RAMAZAN KENDİNİ YILLAR ÖNCESİNDE UNUTMUŞ

Mayıs 25, 2018


Çocukluğumdan beri birçok kişinin yaşadığı Ramazan heyecanını yaşıyorum her sene yeniden, her sene sil baştan... Sahur için geçen davulcunun boş sokaklarda yankılanan sesi, sabah ezanın camlarımızdan içimize işleyişi, fırınların uzayıp giden ancak yıldırmayan -ve ülkemizde sanırım sıra beklemenin sinire sebep olmadığı tek yer fırın kuyruğu diye düşünüyorum- kuyrukları, masanın nadide gülü, hurmanın yerini alışı... Ekmeklerinse topyekün zirveyi bir aylığına pidelere vermesi... Eğer böyle ana caddelerden geçmişseniz camilerin görkemine kapılmamak işten bile değil.

Yalnız değişen bir şeyler var. Bu Ramazan bundan 10 sene önceki Ramazan değil. Keza baktığınızda bayramlarda, kandillerde bundan ortalama 10 sene evvel ki gibi yaşanmıyor. Toplumdaki yabancılaşma insanların metropol şehirde yaşayıp yaşamamasını gözetmeksizin yerini alıyor, insanlar evinin kapısını dış dünyaya sınır olarak görüyor sonuç olarak. Güven sorunlarımız arşa ulaşmış, bütünlük deseniz hak getire... 


Ben İstanbul gibi büyük bir şehirde yaşadım 17 sene kadar ve Ramazan ayında bir evde pişen bir yemek, bir koca mahallenin aşı olurdu. Ezan vaktine bir saat kala biz çocukların elleri tabaklarla dolu o komşu senin bu komşu benim dilimizde ''annem bunu gönderdi, Allah kabul etsin diyormuş'' sözleriyle koşuşurduk. Düşünsenize her yemek pişiren pişirdiği yemekten bir kısmını ayırıp dağıtsa en maddi sıkıntısı olan ev ahalisi bile en az 3 çeşit yemekle karşılıyor akşam ezanını. Şimdiyse bırakın aç olan kimin olduğunu, yan dairemizde kimin oturduğunu bilmez olduk... Peki bu duruma gelmekte, yabancılaşmakta haksız mıyız? İşte burada cevabım çok net; asla! Kötülük işlemiş iliklerimize, günümüzün anlam ve önemi insanların özel hayatlarını bir köşede akşama kadar yorumlamakla yerini buluyor. Cinayetler, katliamlar, hırsızlıklar deseniz...Yüzde bilmem kaç artışta... Ben bile evde yalnızken tanımadığım birisi kapımı çaldığında açamaz oldum. Biz böyle değildik, biz böyle olmaya dayatıldık... Zorunda kaldık, mecbur bırakıldık! 
Albert Camus'un bir kitabı vardı, YABANCI adında. Kısa bir kitap, ancak bir insanın (kitapta kahraman) topluma ve dış dünyaya nasıl yabancılaştığını ele alıyor. Fakat bir soyutlaşmak kavramı daha güzel nasıl ele alınabilirdi, alınamazdı çünkü en güzel  şekilde satırlarda yerini bulmuş... Bizim durumumuz da bireysel yabancılaşmanın yanında gelen toplumsal yabancılaşma, fazlası değil...

Şimdi tüm bunların Ramazan ile ne alakası var diyecekseniz... Aslında alakası yok, çünkü direkt olarak olayın kökü bu. Ramazanlar, bayramlar, kandiller toplumsal olarak bütünleşmenin gerçekleştiği günler olduğu için yabancılaşma dediğimiz olgu buna kökünden ket vuruyor işte. Uzlaşamadıkça uzaklaşıyoruz... Bugün böyle, bundan 10 yıl sonrasının ne olacağını kestiremiyorum bile. Lakin özlüyor insan, özlüyor o kaynaşan akrabalık ilişkilerini, dolup donan masalarda topluca iftarı beklemeyi, camdan ezanı bekleyip ''okunduuuuu'' diyerek masaya koşmayı. İnsan biraz çocukluğunu, biraz o eski günleri biraz da değerlerin eskilerini özlüyor.
Özledim...

Benzer Yazılar

6 yorum

  1. Toplumsal barışa, güvene en çok da sevgiye ihtiyacımız var. Peki bunu hayatın doğal gelişimi olarak algılamak mı gerekiyor, kesinlikle hayır. Kindar bir nesil yetiştirmekle başlayan süreç mevcut nesiller üzerinde de sevgisizliği, güvensizliği tesis etti. Bu sürece beyaz ekran da zemin hazırladı. Sözüm ona her an bize izletilen suç dolu kurgu dosyalar da güvensizliği körükledi. Bizler bilmezken ayrımların dünyasını siz biz olduk her akşam TV'de ya da çarşaf çarşaf sütunlarda. Ben bayram harçlığımı aldığım teyzenin gayrimüslim olmasının farkında bile değilken o yıllarda, yargılama konusu oldu bu yıllarda. Ben en çok ramazanlarda pide sırasında beklerken sohbeti severdim. Ne gülerdik sırada, bırak sıranın zulüm gelmesini zevk alırdık biraz da mahalle taşlamalarıyla. Sıra bitmesin de iftara yaklaşalım, pide sıcak olsun isterdik. Sıcak pideye tereyağ sürdük mü lezzetler diyarına yolculuğa çıkardık. Mesela babam bana her akşam 1 pide fazla verirdi eve giderken. Yolda gördüğün bir komşumuza ver derdi. Ama her akşam aynı kişi olmamasına dikkat et derdi. Ben de kaldı bu alışkanlık, tek bir farkla. Komşuya versem tanımıyorum, muhtemel yemek yerine işkillenecek. Askıya asıyoruz bugünlerde, ihtiyacı olan alıyor askıdan. Bayram sabahlarına gelirsek de cami önünde bir abimiz vardı, camiden çıkanlara lokum dağıtırdı. Bir süredir görmüyorum, bu güzel alışkanlığı da. Özlüyorum geçmişi, yaşlanmadım henüz ama özlüyorum. Geçmişi özleme yaşının düşmesi sadece benim problemim de değil maalesef. Yazı oldukça güzel olmuş, emeğine sağlık.

    YanıtlaSil
  2. Ahh ahh ya ben çocukken... Yani sen daha hiiiç doğmamışken, ramazan boyu iftardan sonra açık olan çarşılar, bayram hazırlığı, baklavalar, mendiller, çoraplar harçlıklar..
    Şimdi bayram hazırlığı internetten tatil rotası:(

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Mendilin içine konulurdu bayram harçlığı. Mendiller de özel bayram için alınırdı. Mezarlık dönüşü eve çıkmadan alt kattaki yaşlı teyzeye uğrardık bayramlaşmak için, içinde harçlık olan mendillerimizi alırdık abimle. Sonra bayram kahvaltısına, börek yapılmış sıcak sıcak. Tüm aile üyelerinin sofrada olması kuraldı.

      Sil

  3. Şükür rabbime bu güzellikleri özleyen insanlarda var. Unutan , vazgeçen , önemsemeyen insanlar inşaAllah birgün farkına varırlar ve geçmişte kalan huzur kokulu günler geri döner..:(

    YanıtlaSil
  4. Ah ah ne kadar doğru artık tüm değerlerimizi unuttuk unuturdular gerçekten eskileri özlemek elde değil yani ne diyelim rabbim güzel günler görmeyi nasip etsin inşallah emeğine sağlık canım benim beni eskilere götürdugun için çok teşekkür ederim sevgiler 😊🌸

    YanıtlaSil
  5. Siyasetçilerin ve spor yöneticilerinin kendi çıkarları için toplumu kutuplaştırması sonucu oluyor bunlar. Umarım herkes kendine gelir.

    YanıtlaSil

Google+ TAKİPÇİLER