GEL AYBALA, BULUŞALIM GÜNEŞİN İLK IŞIĞINDA

Mayıs 18, 2018


Stor perdelerin her bir bölmesinden inatla ve umarsızca sızan güneş gözlerini hedef almış gibiydi. Keskin, bembeyaz bir ışık...
Önce neredeyim diye düşündü, sonra kimim diye.
Ne yanlış bir sıralama diye hayıflandı kendi kendine.
Önce kim olduğunu hatırla, sonra nerede olduğuna bakarız diye söylendi içinden.
Ben Aybala'yım dedi.
Uzun ince parmaklarını şakaklarına kadar kusursuz yüzünde gezdirdi.


Yılların götürdüklerinden arta kalan 35 senelik bir yaşama dokunduğunu düşünerek...
Derin bir nefes... Derin bir nefes çekti. 
Karnında bir ağırlık.
Bu bir kol, sol kolunda hesap makinalı bir Casio saati olan erkek kolu.


Aman Allah'ım ne yaptım! diyecekken gözü yüzük parmağındaki sade sarı alyansa takılıyor.
Yok artık bir de evli mi? diye soğuk terinde boğulmaya hazırken yüzüğün diğer eşinin kendi yüzük parmağında olduğunu görüp bir iç çekiyor...

O kol... O sarılış! 

Bir dünyayı sararcasına açmış kanatlarını, bir koca kartal misali hırçın ve keskin...
Diyaframında sıkışan havayı verdikten sonra sımsıkı kapattı gözleri. 
Tanıyordu...
Bundan tam 5 sene, 4 ay, 13 saat evvel bu dünyadan sonbaharın son yaprağı gibi dünyayı terk eden o adam, şimdi hiçbir şey olmamış gibi kollarıyla sarmıştı kendisini.
Ölüm böyle bir şey mi sahiden?
En son okuduğu kitapta gözüne çarpan cümle geldi aklına.

''Kadınlar bitmemiş sevdalar için sonsuza dek konuşabilir. Konuştukça var olur kadınlar!''
Konuşacak çok şeyi vardı gerçekten. Hatta haykıracak.
Sıcak ekmek yoktu evde, süt bitmişti.
Yatak boştu, üşümüştü.
Az değil 5 sene, 4 ay ve an itibariyle 14 saattir...
Bu nasıl bir haksızlıktı?
Önce bir yağmur damlası gibi ak dünyaya, sonra bir yaprak misali kop git...
Ardında kalan buğulu rüzgara aldırmadan, yarım kalan yaşamı umursamadan.
Ölüm insanı nasıl tutar elinden götürürdü?

...

Yatak pamukların içinde, pamuk tarlalarının en ücra köşelerine sinmiş kadar yumuşak.
Odada bir odun kokusu.
Sağda yanan şömine, aynı kendisi gibi yanıyordu, pervasızca! Acımasızca yanıyordu!
İnsan kendi yanışından da ısınmıyordu, bunu iyi bilirdi Aybala.

...

Bir dakika...
Bu...
Bu buluşma, bu dokunuş, bu varoluş...
Tüm bu anları nasıl yaşadığını düşündü.


Önce bir soğukluk, sonrasında göz bebeklerinin büyüyüp göz çevresini kaplaması...
Yoksa...
Yoksa bu sefer kopan sonbahar yaprağı...
Yoksa o...
Ben... 
Ben miyim diye düşünürken yaktı gözlerini camdan umarsızca sızan güneşin keskin ışığı, düşlerine meydan okurcasına...
Daha çok, daha çok işledi gözlerinden, göz bebeklerine, beynine, düşüncelerine ve tüm bedenine.
Ve karıştılar, sonsuzluğun en anlamlı ışığına!


Benzer Yazılar

3 yorum

  1. çok güzel çok hüzünlü :) bir öykü mü buuu :)

    YanıtlaSil
  2. Varoluş amacı yok olan bir kadın, ölüm ile yaşamı bu kadar ayırt edici yaşaması. Ah o gerçek olmasını umduğu hayaller ya da hayal olan gerçekler. Büyük bir oda düşündüm, sessizlik hava gerçekten soğuk. İçime işledi tüm duygular, bir kez daha hissettim. Hissedince insan susar zaten, durur ve kendine sarılır başka kollar yoksa düşünde.

    Hele ki o kitaptaki son söz;
    -Kadınlar bitmemiş sevdalar için sonsuza dek konuşabilir. Konuştukça var olur kadınlar!

    Konuşsun o kadınlar. Yüreklerindeki sevgi ateşi ısıtsın içlerini. Mükemmel bir yazıydı sevgili arkadaşım yüreğine sağlık :)

    YanıtlaSil

Google+ TAKİPÇİLER