SARMAŞIK MİSALİ

Nisan 17, 2018

Bundan 60 yıl evveldi. 

Soğuk bir Ocak ayında taşındık şimdilerin meşhur Balat'ına... O zamanlar böyle meşhur bir semt değildi, memur aileler yaşar giderdi çocuklarıyla... Akşam ezanına kadar sokakların şen çocuk sesleri, geceninse zifiri sessizliği ile geçerdi seneler orada...

Neredeyse tırmanmayı gerektirecek kadar dik bir mahallenin en sonunda bir ev tutmuştuk. Henüz 19 yaşına yeni basmış, herkesin neden evlenmedi hala diye tepeden tırnağa süzüp kusur aradığı, sarışın, denizden çalan mavi gözlerimle dikkat çeken bir genç kızdım. Bir yandan çalışırken öte yandan üniversiteyi tamamlamak için tabiri caizse iki parçaya bölünüyordum ve akşam yemek dahi yiyemeden eve gelir gelmez uykuya bırakıyordum kendimi. 
Okumak o zamanlar bir kız çocuğunun yapmaması gerekenleri arasında sayıldığından bunu hem ailemden hem de çevreden saklamak bir hayli zorluydu, stresliydi. En güzel öğrencilik dönemlerime bile tek başıma seviniyordum, hatta sevinebiliyor muydum emin değilim...
Mahallemizin o dik yokuşunu düşmeme savaşları vererek inerken her gün ilk kez görüyormuşçasına yeniden incelerdim tüm derme çatma binaları, kaldırımları... Her binanın ayrı bir yaşanmışlığı canlanırdı gözümde, dalıp giderdim. Kendime geri dönene kadar zaten yokuşu tamamlamış durağa ulaşmış olurdum. Derken bir gün yine etrafın fotoğraflarını çekerken beynime ara bir sokak takıldı gözüme. İki yıkılmaya göz tutmuş binanın arasından koskoca bir sokağa açılıyordu yol. Saate takıldı gözüme, otobüsün gelmesine son 3 dakika. Ya dersi kaçıracaktım, ya sonra da görebileceğim bu kendini saklamaya çalışan sokağı dolaşacaktım. Ani bir dönüşle değiştirdim istikametimi ve iki bina arasından dikkatlice geçtim, sokağa ulaştığımda donakaldım. Bambaşka bir kente düşmüş gibi... Bir 3 katlı köşk, içi boşalmış, camları kırık dökük... Koskoca bir avlu önünde, topraktan sarmaşıklar uzanmış. En az 10 yıldır kimsesiz. Etrafa bakındım, her yer kırık,dökük... Belli ki bir çok bina varmış, hepsi toprak olmuş. Çok ilginç... Yenilenecekse madem bu köşk neden aynen duruyor? Yıkacaklar gibi de durmuyor. Dayanamadım, avluya doğru yürümeye başladım. Evin kapısı sağda, Akasya çiçeklerinin ilerisinde kalıyor. Camdan bir kapı... Önce evin mutfak camı olduğunu düşündüğüm o cama yürüdüm, içerisi boş... Sonra kapıya. Kapının camına yaklaştım, içeriyi görmeye çalışarak...
Kapının hemen önünde bir bez bebek, epey kirli. Köşede bir saksı, kurumaya yüz tutmuş, anladığım kadarıyla sarmaşık fidanı. Demek ki 10 yıl değil, çok daha yakın zamanda terk edilmiş burası...

Bu şekilde tam 5 yıl boyunca her gün uğradım buraya. Saklı Kent adını verdiğim bu yerde yazdım şiirlerimi. Burada okudum tüm şair ve yazarların hayatını... Aşkı, ayrılığı burada mısralara dizdim. Evin o boğuk ruhunda boğuldukça burada buldum kendimi. Sonra öğrendim, bu semtin en zengin ailesi yaşıyormuş burada. Tatil dönüşü geçirdikleri trafik kazasında tüm aile hayatını kaybetmiş.Tek bir kişi, evin en büyük kişisi, büyük anne dışında. 2 yıl hastanede yatmış, 1 yılı yoğun bakımda geçmiş. Dönememiş eve hiç, bir kez sokağa kadar gelmişse de kalbindeki o hançerin acısıyla arkasına bile bakmadan şoförüne ''çabuk dön'' demiş... Bir daha gelmemek üzere. Belli ki evin yıkımına, yeniden yapılandırılmasına, satılmasına izin vermemiş. Ve sanırım bu yüzden kendisinden alınacak izne kalmış durumda tüm her şey... Boynu bükük kalmış köşkün böylelikle. Belki sırf bunun hüznüyle hiç yalnız bırakmadım orayı. Her sabah günaydın dedim, her akşam ise iyi geceler... İki günde bir can olsun sana diyerek su verdiğim, yeni şiirlerimi okuduğum, makalelerimden bahsettiğim sarmaşığı hiç bekletmedim. İyi arkadaş olduk kendisiyle de. İçleri kararmış insanların olduğu bu dünyada en saf kalandı o... En yüreği temiz dostum.
5 senenin sonunda atandım. İzmir'in sahil kasabasında bulunan şirin bir mahallede başladım görevime. Bu arada babamın iş için yurtdışına gidip bir daha dönmemiş olması ve sonrasında başka bir kadınla beraber olduğu bilgisine ulaşmamızla annem hayata tamamen küstü. Kendi içine kapandı, dünyaya küstü. İnsanlığa gönül koydu. Sevdaya, aşka dair ne varsa... Her şeyi sonsuzluğa gömdü. Ve fazla dayanamadı. Canına can katarak sevdiği babamın ardından bir kaç ay içerisinde vefat etti. Hayatta tek başımaydım artık... Belki de bu hep böyleydi, şimdi daha iyi anlıyorum bir şeyleri.
Ve aradan geçen 10 senenin sonunda öğrencilerim için ayarladığım İstanbul gezisi amacıyla seneler sonra ilk kez ayak bastım yeniden bu şehre... Çakılı kaldı yüreğim olduğum yere, aklım beni terk etti. Yüzüme dokunan rüzgar olmasa hayatta olduğuma dair şüphelerimle daha fazla başa çıkamayacaktım. Okulumuzun müdür yardımcısı sevgili Mine hanımın yanına gittim, kendisinden 2 saat kadar müsaade alabilir miyim diye öğrenmek amacıyla. Ufak bir ziyaretim var hocam, müsaadenle... Dedim.
Müsaade senindir'in devamını bekleyemeden geçen ilk taksiyi durdurdum ve ''Balat!'' dedim. Değişmişti, zamana ayak uydurmuştu İstanbul. Çocukluğumun evleri yerini şimdileri lüks konutları olarak bilinen apartmanlara bırakmıştı. Ara ara ultra lüks sayılan sitelerle yüz yüze geliyordum. Camdan gelen rüzgara döndüm yüzümü, kapadım gözlerimi.
Babamın eve gelişi...
Annemin sımsıcak çorbaları kaselere koyuşu...
Benim karanlıktan öte sessizliğim...
Akşamın meşhur çay karıştırma sesleri...
Annem, babam ve ben. Ailem. Biz...
Hiçbir şey kalmamıştı, ne arıyordum ben burada Allah aşkına? Dön dedim kendime, ama dinleyemedim kendimi bile. Kimse yoksa, Saklı Kent'imi ziyaret ederdim... 5 dakikanın sonunda geldik abla deyince anladım geldiğimizi. O zaman daha iyi anladım değişen bu şehri tanımam artık imkansızdı.

İndim... Güneş yüzümü yakıyor, rüzgar ise seviyordu şakaklarımı... Kalbim yaşama meydan okuyor, yerine dar geliyordu artık sol yanımda.
Gördüm! Bu yokuştu. Hayatımın o mahallesi...
Durdum...
Sanırım 15 dakika kadar hiç kıpırdayamadım. Kendimi gördüm, karşıdan geliyordum. Saçlarım rüzgara emanet edilmiş, gözlerim binada, ellerimde kitaplar... Küçücük ve çelimsiz bedenime ağır gelen çantam ise sırtımda... Derin bir nefes aldım. Sağ tarafa baktım, evet sokak duruyordu. İki bina arasına sıkışmış olan o geçitleri andıran giriş yenilenmiş, sokak haline getirilmiş... Yönümü istem dışı oraya çevirdim ve yürümeye başladım.
Her yer bina! Her yer taştan duvar! Bu da ne! 

Yalnız köşkü aradı gözlerim...

Yok.
Bu o köşk değil, iyi de köşk buradaydı!
Sanırım epey durmuşum bu şekilde evin karşısında. Bir teyzenin ''birine mi bakmıştın evladım?'' demesiyle irkilmesem belki saatlerce öyle duracağımdan emindim.
Durdum...
Bu...bu..bur..burada bir köşk vardı, yeşile bezenmiş, terk edilmiş... Ona bakmıştım da diyebildim can havliyle.
Buruk bir tebessüm yerleşti teyzenin yüzüne...'' O köşk seneler önce kaybettti kızım köşklüğünü, önce vahim bir trafik kazasında dağıldılar, sonra kazanın buhranında tükendi evin en büyük hanımı... Yeni vefat etti. Ardından evin mirasçısı kalmayınca da yıktılar, yerine iki yeni apartman dikildi bile...'' diye devam ediyordu ki uzayacağını anlayınca öğrenmem gerekenleri öğrendiğimi düşünerek kestim sözünü. Yarım bir teşekkürle başımı eğdim öne doğru teşekkür ve hürmet amaçlı. Hızla uzaklaştım yanından. Şimdi iki apartmanın bulunduğu yere, tam önüne geldim. Sarmaşık... Sarmaşığım da yok. Saklı kentimle birlikle saklanmış sonsuzluğa benim en yakın dostum! Ne istediler el kadar sarmaşıktan, ne istediniz dostumdan diye ağlamak istedim oracıkta yaşımdan başımdan utanmasam. Bir öfke oturdu içime. Yutkundum, yaş dolan gözlerimle son kez bakıp hızla uzaklaştım oradan... Kısa bir süreliğine...

O gece sabaha kadar uyumadım, camın önünde bir ağlayıp bir eskilere gittim. Neye üzüldüğüm hakkında tek bir fikrim yoktu. Bir sarmaşık mıydı tüm mesele? Tüm mesele bir sarmaşık değildi. Hayatıma dair var olan bir sarmaşık 2 ebeveynden arta kalanları arayıp bulamamaktı. Mesleğime açılan kapıların yollarını ben oralarda aştım. O yollarda mücadele ettim, o yollarda emek verdim. O sabah erkenden okula gidip istifa dilekçemi verdim. İstifam büyük bir şaşkınlık yaratmıştı ancak kimseye ne olduğunu anlatacak ne gücüm vardı ne de sebep... Gitmek istiyordum, gitmek! 

Köşkün yerine dikilen evlerden birisi boştu, hemen ertesi gün İstanbul'a varmamla gidip tutmam bir oldu. Yerleştim, dilediğimce döşedim. Apartmanın bahçesine sarmaşık ektim, her gün suladım, düzenli olarak temizleyip bakımlarını yaptım ve büyüttüm. Mesleğim... Mesleğime geri dönmedim. O şiirler, denemeler yazmayı öğrendiğim bu yerde artık kitaplarımı yazıyordum. Ortalama her sene bir kitabımın basımını sağlıyor, ortadan gelen gelirle de hayatıma devam ediyordum. En azından kendimden kalan bir parçayla buluşmuştum, yarım da olsa...
Ama yavrum, dünyaya kanma. İnsanlığa inanma. Bir sarmaşık bir sarılamıyor dünyaya. Bir sarmaşık bile olsan acımıyorlar sana! Güç... Güçlü olacaksın, önce kendine faydan olacak ki dünyaya faydan olsun. Yoksa söküp alırlar tutunduğun yerden seni, gözünün yaşına bakmadan, yaşanmışlıkların ve hatıralarının kıymetini hiç düşünmeden, pervasızca...''

Diye cümlelerini tamamladı babaannem.




İlk kez dinlemiştim hayat hikayesini, 80'leri vuran yaşının neler gördüğünü ilk kez bu denli yakından yaşamıştım onunla beraber, yeniden...
Ve daha iyi anlamıştım onca birikimine, parasına rağmen ısrarla bu eski apartmandan neden ayrılmadığını...
Sarmaşık misali, sımsıkı sarılmıştı çünkü bu eve babaannem...
Hayat onu kendi tabiriyle pervasızca koparana kadar bu dünyadan...


<<<Not: Hikayenin gerçekle herhangi bir alakası yoktur. Tüm kurgu, işleyiş bana aittir. 10 günlük bir uğraşın sonunda ortaya çıkan bir yaşam hikayesi örneğidir. >>>

Benzer Yazılar

6 yorum

  1. O kadar güzel bir yazı olmuş ki, okumadım resmen film gibi izledim. Hatta taksiye binip "Balat" dediğin sahneyi içimde yaşadım. Çok beğendim. 👏

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Gerçekten çok mutlu oldum Berlin, çok çok teşekkür ederim =)

      Sil
  2. Kesinlikle roman yazmalısınız kesinlikle .....

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Onun için yolum çok uzun sevgili Özgül...

      Sil

Google+ TAKİPÇİLER